25 Ekim 2018 Perşembe

Bekleme Salonu

Elimde fotoğraf makinemle, çoğunlukla doğada, nadiren şehrin cafeleri bol caddelerinde muazzam fotoğraflar çekmek istiyorum.

Dev bir ekran ve üst düzey bir gaming bilgisayar alıp saatlerce bilgisayar oyunu oynamak istiyorum.

Minik bir saksı içinde adını bilmediğim tatlı bir çiçek yetiştirmek istiyorum.

İskandinav ülkelerinin birinde, sivri çatılı bir eve yerleşip herkesten ve her şeyden uzaklaşmak istiyorum.

Tüm yaşanmışlıkları geride bırakıp gitmek ve bir daha geri dönmemek istiyorum.

Müzik ve film koleksiyonumu yanıma alıp, bir dağ evinde karlı kış akşamlarında şömine kenarına uzanıp film izlemek, gramofonumu seyretmek ve klasik müzik eşliğinde kitap okumak istiyorum.

Kocaman bir kütüphane yaratmak ve otantik ışıklar eşliğinde tütsü kokusuna doyabileceğim bir odada vakit geçirmek istiyorum.

Orta Doğu’dan uzaklaşmak ve aylarca seyahat etmek, kuzeye gitmek istiyorum.

Başka bir hayat istiyorum.

Hâlâ

“Sen hâlâ kalbimin en güzel odasındasın. 
Bütün gün sana kızıp küssem bile, 
 gece uyurken üstünü örtüyorum.”

18 Ekim 2018 Perşembe

Nasıl Olacak?

Bir gün çaresiz kalıp, üzgünüz affet deyip gülenlerden olmayalım; bu yüzden affetmedim. Ki yine bu yüzdendir, kaybettiğimde üzüleceğim hiç bir şeyi sokmuyorum hayatıma, gücüm neyim sayesinde olacak başka? Korkmuyorum! Müzik, seyir esnasında bir kavgadır, hiçbir zaman bitmeyeceği uzakta gitmeyeceğim bir yerlerde saklıydı hep. Yoksa nasıl yaşanırdı? Gidenlerden bakmıştık ve düşündük onca sene halbuki çok basitmiş be...

Güneş yarına gebe.

Son sözümüz elbetteki hoşça kalın olmaz.

Anır Acar (Gazapizm)

16 Ekim 2018 Salı

Bir insan Olarak E = mc²

Kültürsüzlüğü sen de artık sevmiyorsun, değil mi? Bir kez özgürlüğün tadını alan bir daha zincir takamaz. Seni bulduğum için çok şanslıyım, benim eşitim, benim kadar güçlü ve bağımsız biri! Senden başka herkesin yanında kendimi yalnız hissediyorum.
Öpücüklerimle…

Albert’in
Ailene en iyi dileklerimi sunarım!

Yukarıdaki satırlar 3 Ekim 1900 tarihinde Albert Einstein tarafından sevgilisi Mileva’ya, Milano’dan yazılan bir mektuptan alınmıştır. Albert Einstein 20.yüzyılda çığır açan teorilere imza atmış bir dehadır ama zekâyı ve bilimi kutsayan zihniyet yıllarca “insan” olan Einstein’dan habersiz yaşamıştır. Ta ki 1986’da torunu tarafından mektupları gün yüzüne çıkarılana dek…

Albert Einstein 1905 yılında henüz 26 yaşındayken, fiziğin üç farklı alanına yaptığı üç temel katkının yayımlanması ile bilim tarihinde çığır açtı. Bir yıl içerisinde, fizik dünyasında kabul edilmiş görüşleri sonsuza dek değiştirecek modern kuantum kuramını geliştirdi. İsviçre Patent Ofisi’nde sıradan bir memurken bilim dünyasına yaptığı bu katkıdan sadece birkaç hafta sonra Browncu hareketin açıklamasını yayımladı ve bunlardan sadece bir ay sonra Özel Görelilik Kuramını sundu. Bu kuramlar o kadar kıymetlidir ki etkileri dikkate alınmadan günümüzün entelektüel kültürünün bütünüyle anlaşılması mümkün değildir. Peki, biz Albert Einstein’ın “çocukluğumun cesedi” olarak adlandırdığı hayatı hakkında ne biliyoruz? Tarihimizin bu önemli simasının hayatı biyografi yazarlarını, bilim tarihçilerini ilgilendirdiği için tüm ayrıntılarıyla birçok kaynak kitapta mevcut ama bilim adamı olmasının dışında “herhangi bir insan” olarak Albert Einstein kimdi? 

ARKADAŞLIKTAN AŞKA

1986’da Einstein’ın torunu Evelyn Einstein tarafından ortaya çıkarılan, Einstein’ın ilk eşi Mileva Maric’e yazdığı mektuplar işte bu sorunun cevabını büyük oranda yanıtlayacak belgeler olarak görünüyor. Mektupların yazılmaya başladığı sene olan 1897’de Einstein on sekiz yaşında ve İsviçre Federal Politeknik’teki öğrenciliğinin ikinci yılındadır. Sınıfının tek kız öğrencisi ve kendisinden üç yaş büyük, Sırp asıllı Mileva Maric ile arkadaştır. Mektuplarından anlaşıldığı kadarıyla aralarında fikri bir paylaşım vardır ve bu fikri alışveriş, hayranlıkla başlayan bir aşka doğru evrilmiştir. Bu mektupların kapsadığı sekiz yıllık dönemde Einstein ve Maric, Dostoyevski’nin “küçük insan”ının dramını yaşayan simalara benzerler. Nedense bu mektuplardaki çaresiz tavır İnsancıklar’ ı anımsatır okuyanlara: Einstein sürekli bir iş bulamamaktan yakınır, Maric evlilik dışı hamile kalır, Einstein’ın annesi ve babası bu evliliğe razı değildir, evlenseler bile nasıl geçineceklerdir, paraları olsa bisiklete binip gezeceklerdir vs…

Bu mektuplar aynı zamanda kadın bilim insanlarının, hayat şartları içinde nasıl yok olup gittiklerinin de belgesi gibidir. Einstein birçok farklı işte çalışmıştır ve bu durum onun entelektüel gelişimine zarar vermemiştir. Einstein “küçük insan”dan büyük ve önemli bir bilim adamına dönüşmüş ve “bu dünyadan bir Einstein geçti” dedirtmeyi başarmıştır. Mileva’nın hayatı ise trajik bir biçimde devam eder.

Mileva 1896’da, yaklaşık yirmi bir yaşındayken Einstein’la aynı sınıftadır. O yıl Matematik ve Fen Bilimleri öğretmenliğine başlayan tek kadındır. Einstein’a yazdığı ilk mektuplarda büyük ölçüde özgüven ve bağımsızlık, çalışma disiplini, cesaret ve bilime duyulan büyük bir heyecan vardır. İlk mektuplardaki bu tavır ilerleyen mektuplarda kendisini kaderci bir havaya teslim eder. Mileva, 1901’de öğretmenlik sertifikasını almak için ikinci kez okula başvurur ve başarısız olur. Bu başvuruyu yaptığında üç aylık hamiledir ve altı ay sonra da Einstein’dan bir kız çocuk dünyaya getirir. Gelecekte kuracağı aileyle ilgili endişeleri, Einstein’ın iş aramada yaşadığı iniş çıkışlar, onun mesleki arzularını da ciddi bir biçimde gölgelemiştir. Sonunda o sıralarda sürekli bir gelirleri olmadığı için Lieserl diye adlandırdıkları bebeklerini evlatlık vermeye razı olur, evlendikten sonra iki çocuk daha doğurmayı kabullenir. Mektupların tamamına bakıldığında da Mileva’nın ilk olarak beş yıl önce Zürih’te flört etmeye başladığı Albert’in zihinsel ve duygusal açıdan “eşi” olmaktan çıktığını görürüz. Kitaptaki 21’inci mektupta Einstein’ın Maric’e yazdığı şu satırlar da ironiktir: “…Yeni makalelerimiz üzerinde çalışmayı da dört gözle bekliyorum. Araştırmalarına devam etmelisin, ben tamamen sıradan biri olarak kalırken minik bir doktoralı sevgilimin olması beni nasıl da gururlandıracak!

BİLİM DIŞINDAKİ FİKİRLER

Bu kadar sıkıntı ve zorluğu aştıktan sonra kurdukları ortak hayat da uzun sürmeyecek ve ayrılacaklardır. Einstein yükselecek, Maric ise kaybolup gidecektir. Alfa Yayınları’nın bilim kitapları serisinden Nursel Yıldız çevirisiyle dilimize kazandırdığı Albert Einstein & Mileva Maric Aşk Mektupları 20. yüzyıl düşünce yapısını anlamak, Einstein’ı var eden motivasyonları görmek, entelektüel bir aşkın arka planını bir roman gibi okumak adına keyifli ve önemli bir çalışma olarak sunulmuş. Bu kitaptan sonra Einstein’ın bilim dışındaki fikirleri sizde daha da merak uyandırırsa Son Yıllarım okunacaklar arasına alınabilir. 
Son Yıllarım da yeni bir çalışma olarak Kırmızı Kedi yayınlarından Ferhat İyidoğan çevirisiyle yayımlandı. Albert Einstein’ın birçok farklı konudaki görüşlerini içeren yazılarının yer aldığı eser, sosyalizmden askerlik görevine, zencilerin sıkıntılarından Yahudilerinkine kadar birçok farklı konuda Einstein’ın görüşlerini ve bunun yanı sıra akademisyenlerin de yararlanabileceği bilimsel tartışmaları barındırıyor.

Schopenhauer’ın “yalnız aydın” portresinin yansımasını Mileva ile mektuplarında gördüğümüz Einstein, Son Yıllarım’da “Kendi portremadını verdiği kısa sunuşta; Acı ve tatlı dışarıdan, zorluk ise içeriden, insanın kendi çabasından kaynaklanır” diyor ve devam ediyor: “Genellikle kendi doğamın benden yapmamı istediği şeyi yaparım. Bunun için böylesine sevgi ve saygıyı hak etmek mahcup edici bir duygu. Nefret oklarının da hedefi oldum; ancak bu oklar hiçbir zaman bana isabet etmedi, çünkü bu oklar ne şekilde olursa olsun hiçbir bağlantımın olmadığı başka bir dünyaya aitti. Gençken ıstırap veren, ama olgunluk yıllarında tadına doyulmaz bir yalnızlık içinde yaşıyorum.” Yalnızlığında yaptığı bir hayat muhasebesi olan Son Yıllarım, bizim kafa yorduğumuz sıkıntılara bir dehanın nasıl baktığını göstermesiyle de önemli.




Einstein’dan Maric’e
Zürih, 16 Şubat 1898 
Size yazma arzum, uzun zamandır mektubunuzu yanıtlayamadığım için hissettiğim ve eleştiren bakışlarınızdan kaçınmama neden olan suçluluğunu sonunda yendi. Fakat simdi, bana kızmakta haklı olsanız da çürük bahaneler arkasına sığınarak daha büyük suç islemediğim ve dosdoğru bağışlanmak ve en kısa zamanda bir cevap istediğim için biraz olsun hakkımı vermelisiniz. Öğrenime devam etmek için buraya dönmek istemeniz beni mutlu etti. Çabuk gelin; kararınızdan pişman olmayacağınızı biliyorum. En önemli çalışmalarımıza en kısa zamanda yetişebileceğinizden eminim...
Kısa ya da uzun süreliğine Bächtolds’da yeniden oda bulmada sorun yaşayacağınızı sanmıyorum. Zaten henüz kiraya vermedikleri bir odaları olduğu kesin. Ve tabii ki Zürihli bir cahilin şimdi işgal ettiği eski güzel odanızdan vazgeçmek zorunda kalacaksınız... Bu da size müstahak, sizi küçük kaçak sizi!

Artık kitaplara dönme zamanı. En iyi dileklerimle... 

9 Ekim 2018 Salı

Alıntılarla

İnsan en çok sabahları arar sevdiği kadını.”(1)
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara.
Öğleler kaba yaşanır, kalındır
Akşamüstleri ince hüzünlü
Çiçekler alınıp verilebilir.
Sabahtır yalnızlık
Nasıl sabah nasıl yalnızlık
Ve şiirsel hiçbir yanı yok sanılır
Var mıdır, vardır
Vardır, ama çiçeklerle değil
Kendi başına
Zımpara taşı gibi acımasız.

Ne aklıma gelse bir bakıyorum unutmuşum
Tren penceresinden bir tarla
Eskiyip atılmış bir gömlek- hiç unutmam.

Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam”(2)
Diyor birisi, yineliyorum:
Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam.
Çünkü hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmayın.
İnsan nasıl direnir başka
“Hiç unutma.”

Bir zamanlar Kars’ta bir otel odasında
Bir gezgin kokucunun bana verdiği
Bir alüminyum şişeyi unutmuyorum.

Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz.”(3)
Diyor birisi, evet ama
Hayatı uzatır sanki.

Sanki ama ne adına
-Hayatın kendisi adına
Sonsuz bir törenle susuyorum
Sonsuz dirim için, o sonsuz adama.

Sonra duyguya, ele benzer şeyler giriyor hayatıma.
El midir, duygu mudur?
Evet bazı kişiler kararsız ama
Benim seçmediğim sanılır hayatımda.

El altından el ilanı dağıtıyor.”(4)
Birisi, almıyorum Allah aşkına
Alamam, neden alamam
Biliyorum hiçbir şey yapamam tek başıma,
Biliyorum beni kendi başıma sana birisi
Durmadan hata yapıyor
Serçeye, kumruya, öküze sormadan.

İnsanın kendi seçtiği toprak
-Doğrusu, toprağın kendi seçtiği insan-
Dirimin geleceğini doğruluyor durmadan.

Her şeyden biraz kalır.”(5)
Diyor birileri, çoğulluk haklılıktır
Kavanozda biraz kahve
Kutuda biraz ekmek
İnsanda biraz acı
İnsanda biraz mutluluk
Ama en geçerli söz
(1) numaranın söylediğidir
Türkiye’de ve Dünya’da.


(1) John Gordon Davies
(2) Metin Eloğlu
(3) Lucretius
(4) Turgut Uyar
(5) Bir İtalyan atasözü


Turgut Uyar / Kayayı Delen İncir kitabı'ndan "Alıntılarla" şiiri

24 Eylül 2018 Pazartesi

25 Eylül

Bu kalbi gerekirse parçalar elim!

Sakınmış beni, belki bir ağaç belki bir kedi.
Vefa servetim dedim, sevda ailedir denir.
Dört yanım ihanet, dört yanım yalan
Geçmemiş bu yaz, gelmemiş sonbahar.

Ellerim pas bak, ellerim diken!
Ellerin yas, göğe açılmış ellerin, niye?
Kaçınılmazı görmeyeyim diye, bu hülya gözüme perdeyi çeker,
Ama bilmiyor ödenmiş bedel.

Güneş yarına gebe.

Yiter gerçekliği her gecede,
Şüphe hükmünü sağlar.


Ah! Görmüyor onlar!

Bilmiyorlar çiçek koklamayı,
Bilmiyorlar neden kaçtığımı,
Bilmiyor kavgayı, bilmiyor aşkı!
Her şeye inat bitmiyor şarkım,
Kimse duymuyor alkış.

Değişir her şeyin, kimliğin yiter
Devrilir duvarlar, ismini siler.

Bir şehir sanki karşında, hatıraların arkanda, kıstırıyorlar seni sokakta, öldün her köşebaşında.
İsmin her yıkık duvarda, ağlatıp kaldırımlarda, kandırıyorlar seni masalla.




- Anıl Acar (GazapiZMiR)

16 Eylül 2018 Pazar

Hercai Menekşesi

"Bundan tam 4 yıl önce, üniversitede ilk yılımdı. Yeni gelmiş olmama rağmen, yaptığım organizasyonlarla ve müzikle uğraştığım için okulun çoğunluğu beni tanıyordu. 'Zayi' veya 'Burak' dendiğinde, direk tanırdı insanlar. Yine soğuk akşamlardan birinde, eve dönerken okulun önünde bir kız takıldı gözlerime. Kumral, kendine aşık eden koyu kahverengi, iri gözleri, uğruna şiirler yazılacak dudakları... Yavruağzı bir bluz vardı üzerinde. Uzun saçları beline ulaşmaya çalışıyordu. Öyle bir bakışı vardı ki boşluğa doğru, bir şeyler arıyordu sanki, içinde.. kaybettiği bir şeyleri arıyordu. Arkadaşıma dönüp "Kim lan bu?" diye sordum heyecanla. "Boşa uğraşma Burak, o kız bakmaz sana. Okulun en popüler hatunu, daha yazmaya cesaret edeni görmedim." dedi. Açıkçası baya moralim bozulmuştu. Eve geçtim, hiç aramadım kızı. Yattım yatağıma, gözlerini, saçlarını, dudaklarını hayal ettim. O kadar güzeldi ki. Saf bir güzelliği vardı. Ne yapıp edip tanışmam gerekiyordu. Günlerce akşam dışarı çıkıp, otobüs durağındaki bekleyişini seyrettim uzaktan. Satırlarca söz yazdım onun için, yazıp yazıp yaktım sözleri. Kelimeler yetmiyordu anlatmaya, güzelliğini, hislerimi tarif etmeye uygun ne bir kelime bulabilmiştim ne cümle. 37 gün boyunca o durakta otobüs bekleyişini seyrettim. Ve işin ilginç tarafı geçen 37 gün boyunca bir defa bile internetten açıp kızı bulmaya çalışmadım, sadece seyrettim. Çünkü biliyordum ki o duraktaki bekleyişini, hiçbir yerde göremezdim bir daha. Aynı filmi art arda 37 defa seyretmek gibi bir şeydi bu. 38. günün sabahında, daha fazla dayanamayacağımı farkettim. Konuşacaktım onunla, direk açılmasam da tanışacaktım. Akşam çıkmadan önce en güvendiğim kıyafetlerimi giydim, Camel White paketini cebime koymadan önce bir tane sigarayı yaktım ve çıktım evden. Durağın karşısında durdum, o geldi, attım sigarayı ve ufak adımlarla durağa doğru yaklaştım. Her adımda ayaklarım titriyordu. Derin bir nefes aldım yanına geldiğimde. "Merhaba." deyip, gülümsedim. Kulaklığının tekini çıkardı, "Merhaba." dedi,beraberinde küçük bir tebessümle. Bana ilk gülüşü... Unutulmaz. Durakta sadece ikimiz vardık. "Burak ben, senin için de sakıncası yoksa, tanışmak istiyorum. Bilmem dikkatini çekti mi ama, tam 37 gündür her akşam bu saatte, şu karşıdaki duvarda seni izlerken bir sigara içip, otobüse bindiğinde gidiyorum." dedim. Gözlerimi kısıp, yüzünü, vücudunu inceledim. Mükemmelliğin sembolüydü. Tekrar gülümsedi, "Farkındayım." dedi. "İlk günlerde sapığın teki olduğunu düşünmüştüm ama bir süre sonra bakışlarına dikkat ettim, çok farklı bakıyordun." 1-2 saat sohbet ettik o durakta. Bir akşam evine otobüsle gitmek yerine benimle sohbet etmeyi tercih etti, saat 00.24'ü gösteriyordu. "Kalkalım." dedi, evine bıraktım. Elini sıktım, "Sonra görüşürüz." dedim, "Görüşürüz." dedi. Ben yine her akşam o durağa gittim, sohbet ettik, otobüse binmedik, evine bıraktım. tam 12 gün boyunca, aynı senaryoyu tekrarladık. Bir akşam, yemeğe çıkalım dedim. Kabul etti. Özenle hazırlandım ve çıktım evden, durakta buluşalım dedik. Ayakkabı seslerinden tanıdım, kafamı çevirir çevirmez, ilk gördüğüm gibi heyecanlandım. Masmavi bir elbise, beline kadar uzanmış düz saçlar, yüzünde çok hafif bir makyaj ve içime işleyen o koyu kahve iri gözleri. Uğruna şiirler yazılası kadın... Koluma girdi, yavaş yavaş yürüyerek sahil kenarında bir cafeye geçtik. Yemeklerden sonra, 2 çay alıp sahildeki banklardan birine oturduk. Tek şekerli içerdi çayını, deliler gibi kitap okur, slow müziklerden hoşlanırdı. İlk defa orda konuştuk, müzik yaptığım hakkında, birbirimiz hakkında. Sırtında Fransızca bir dövme vardı, anlamını sordum, biraz zaman geçsin söylerim dedi. Ama araştırmak yok, söz ver dedi. "Söz." dedim. Kokusu, kendine hastı. Daha önce hiç böyle bir parfüm görmemiştim. Tıpkı bebek gibiydi. Slim Monte Carlo içiyordu, dolgun dudaklarının arasında için çekişi hala gözlerimin önünde. Birlikte o kadar çok vakit geçirdik ki, yeri geldi deliler gibi eğlendik, sarhoş olduk,yeri geldi beraber ağladık, aynı evde, aynı yatakta yattık. Dokunmaya kıyamazdım asla. İçimde ona karşı hiç kötü niyet yoktu, sadece seviyordum. Sadece. Temiz, adam gibi seviyordum onu. Sevgili gibiydik ama adımız yoktu. Astronomiye çok önem verirdi. Kova burcuydu. Uğurlu çiçeği Hercai Menekşesi'ydi. Takıntılıydı burçlara. Bir akşam saat 10 gibi beni aradı. "Canım, 1 haftalığına ailemin yanına gidiyorum haftaya buradayım, kendine dikkat, öpüyorum seni." dedi. "Kendine dikkat et." dedim, kapattık telefonu. 1 hafta onsuz ne yapacaktım ? Günler geçmek bilmiyordu. Geleceği günün sabahında, telefonumun sesiyle uyandım. O arıyordu, heyecanla açtım telefonu "Günaydın hanımefendi." dedim. Titreyen bir sesle "Seni seviyorum." dedi ve telefonu kapattı. Ardarda aramama rağmen açılmadı telefonlarım. Bir arkadaşından babasının telefon numarasını aldım ve aradım. "Alo, iyi günler ben Burak, kızınızın arkadaşıyım. Görüşebilir miyim?" dedim. Ağlayarak cevap verdi babası, "Başımı sağolsun oğlum." Telefonu elimden düşürdüm. Her zaman onun beklediği durakta, bu defa ben bekliyordum. Asla gelmeyecek bir otobüsü. Karşımdaki duvara dalmış gözlerimden akan yaşlarla şu cümleleri fısıldadım kendi kendime: "Tırnaklarının ucunda nemli bir slim Monte Carlo olsun, dudağında Chivas sarhoşluğu." O gece yazdım Hercai Menekşesi'nin sözlerini, her cümlesinde onu, geçirdiğimiz vakitleri anlattım. Sırtındaki dövmede de, ne yazdığını hala bilmiyorum. Zamanı gelince söyleceğim dedi, zamanı gelince söyleyecektir. İnanıyorum."

- Zayi